Beslemeler:
Yazılar
Yorumlar

tesadüfen

Bir arabanın arka koltuğunda oturmuş herkesin ve her şeyin ne kadar da aynı olduğunu sorgularken belki bininci kez,

bana yol gözüküyor yine çok yakın ve çok uzak…

 

İlk aklıma gelen gitmek olduğum
yerden en küçük aksilikte…

Üzgün kentler arıyorum ayrılıklar için Ahmet Telli’nin dediği gibi…

 

Misinaya dizilmiş kehribar taneleri gibi yanından geçtiğim şu uzak kasabanın ışıkları

ve ben bir arabanın arka koltuğunda tesadüfen şahidim,

benim gibi aynılardan ve aynalardan kaçan diğer kadına…

 

 

 

 

herşeye şahit dut ağacı

I

Bir yanı dere yatağına uçurum olmuş parke taşlı dar bir yol…
Yolun başında mavi demirden bir bahçe kapısı…

Kapıyı açınca taş basamaklarla
çıkılan küçük bir bahçe…

Bahçenin solunda tek katlı eski bir ev, sağında koca gövdesiyle her şeye şahit bir dut
ağacı…

II

Dut ağacının dallarında ben, camın önünde annem beni
seyrederken…

Yaprağını kanayan dizime bastırıp ağlarken…

İlk adet gördüğümde, utanıp arkasına saklanırken…

Kocaman gövdesi…

Annemin kokusu…

Her şeye şahit bir dut ağacı…

III

Elimde küçük valizim, yatılı okula giderken…

Annem bana sarılıp ağlarken…

Merdivenin başında durup bir daha görmeyeceğimi bilerek bir
ona bir anneme baktığımda…

Kocaman gövdesi…

Annemin kokusu…

Her şeye şahit bir dut ağacı…

IV

Tek katlı eski ev yanarken…

Yangın söndürülürken…

Annemden
kalan iki bacağın üstüne gazete örtülürken…

Flaşlar patlarken…

Yani annem ölürken…

Yani çığlık çığlığa…

Yani alev alev…

Kocaman gövdesi…

Annemin kokusu…

Her şeye şahit, dalları yanık bir dut ağacı…

 

 

 

Olduğum yer yalnızlığın satır
başıydı,

Kim bilir kaçıncı paragraftaydım,

Sonra, birden fark ettim ki!

Bende tıpkı babam gibi,

Karıştırıyordum hep noktayla
virgülün yerini…

Üç noktayla biten uzun cümleler
kuruyordum.

Özne kayboluyor, yüklem anlamını
yitiriyordu.

Ve kimse beni anlamıyordu.

Kalmasını istediklerim gidiyordu ve
canım yanıyordu…

2007 – Ankara

Kadındı…

Aşıktı…

 

Ve, yeşil gözleri vardı adamın
gecenin karanlığına inat.

Sarı ne kadar yakışıyorsa van gogh’un resimlerine,
yeşilde o kadar yakışıyordu bu aşka…

Yastığı kokladı adamın yattığı,ciğerlerine çekti adamı.

Daha düne kadar üç kişi sığıyorlardı tek kişilik bu
küçücük yatağa.

Kadın, adam ve aşkları…

 

Deniz kabuklarından yapılmış bir kutu ve yazdığı bir kitapla hayatına giren adam,

 bira kupasını ve şortunu alıp gitmişti biraz önce…

 

Kadın içi acıyarak fark etti ki

Van Gogh’un sarısı hüznün sarısıydı koyu ve soluk…

2009- Ankara

Yılların alıp götürdüğü ne varsa ya da getirdiği hepsi toplanmış ona bakıyordu şimdi karşısındaki adamın gözlerinden…

Kanırtarak yüzüne vurduğu şey gerçeğin tam kendisiydi aslında ve kadının “sus” diyecek gücü yoktu… 

Kendisi sustu…

 

Satır aralarını okumaya çalıştı bir umut…

Vazgeçti…

 

“Git” demek çok zor geldi…

Kalktı kendisi gitti…

2009-Ankara

İlk Ekim yağmuru düşerken Ankara’ya…

 

Küçük küçük eserken sonbaharın oğlu ve kuru yaprakların çıtırtısında elimden alıp götürdüğü kırmızı son yaprağın ardından öylece bakarken çok aşina bir yerde ve zaman yokken henüz…

 

Sırf, sadece benim olmadığı için vazgeçmeli miyim yanlışlıkla tuttuğum ellerinden?

 İlk merhabada hissedilenden habersizdim desem “Hoşçakal!” derken ve bahaneler uydursam kalmak için…

 

Bana yasaklı olan sen ve senden gelen her şeyi alıp gitsem ve hata yapma hakkımı kullanmak istesem Havva’dan miras kalan ihanetin yüzsüzlüğüne sığınarak… 

 

Yağmur perisi olmasaydı gözyaşını üşüten, rüzgarın da olmayacağını biliyor muydun?

 

Ellerimizi bıraktığımızda ve dostluğu geçtiğimiz ama aşka varamadığımız çok aşina o yerde ve zaman yokken henüz…

 

Talihsiz Semele’yi saygıyla anıyorum ikinci şarap kadehimi bitirirken…

20o9-Ankara

 

 

 

Ruhunun soylu hovardalığı yerden yere vururken kim bilir kaçıncı kez
vazgeçemediklerini, bu defa başka olduğunu sen biliyorsun benden çok…

Sessizliğin itiraf edemediklerinden ve belki kendi canını acıtmak için gidişin…

Gitmeyebilir misin senden habersiz olana ve bölüşebilir misin kelimelerini benimle?

Bu yüzden mi şakacı kabalığın ve sessiz harf kalabalığın?

Peki ya, terin tenime karıştığında ve kırmızı bir çaput bağladıklarında dut ağacının dalına, cevap verebilir misin yanıtlarıma?

2010-Ankara

çapkın şehrin kayıp misafiri

Kedilerin mesken tuttuğu daracık ve kirli sokaklarında
sıkışık yaşamları çöp sularına katıp akarken yağmur, kadın muamelesi gören
küçük bir kız çocuğu gibi bu şehir… Ya da şehirden bozma kasaba…

Gamsız keşmekeşe arkasını dönmüş miskin misinası elini
kanatıncaya kadar balık bekleyen emekli Nizam Bey’in tek isyanı ise açık havada
sevişmeyi adet edinmiş karşı balkondaki komşularına…

Çapkın bir şehir burası…

Kendi düşüncelerini bile duyamadığın gürültülü
kalabalıklarda, devşirme sarışınların cilveli kahkahalarına ritim tutan genç
adamların sabahlara taşan yandan çarklı çapkınlığı…

Kızı deniz kokar mı bilmem ama denizin yatak odama bıraktığı
çürük kokusunu solurken soruyorum kendime;

Çantamda kedi mamalarıyla geldiğim ve alışamadığım bu yerden
gitmek istiyor muyum, ait olup olmadığımı bile bilmediğim başka o yere…

sokak lambasında üç şiyah

Kırık…

Gecenin içine saklanan her şeyi düşünüyor adam pencereden sokak lambasına bakarken.

 Geceden cesaret bulup çöpleri deşeleyen sokak kedilerini, bir de sarhoşlarını çıkmaz sokakların…

En çok da gideni düşünüyor… Siyah…

Soğuk…

Buz tutan parmaklarına aldırmadan yazıyor kadın… Balkonun taşlarında, içine işlerken sisli soğuk… Kanırtarak kederlerini…

Soluk sokak lambasının ışığında yazıyor…

 Düşler tılsımını yitirdi… Yitene yazıyor… Siyah…

Kavruk…

Gerçeğin içinde kaybolurken insana ait her şey bir sigara daha yakıyor  adam…

Kaldırımın kenarında oturmuş, sokak lambasının ışık oyunlarında arıyor satılık ruhunu… İnsan mı? Değil… Siyah…

 

Gece siyah… Siyahın içinden doğuyor hayatın
mümkünleri…

hani böyle… çook uzaklardan gelir de bir köşe başında çarpışırsın biriyle ve değişir herşey… hani “çok başkayız” dersin ama öbür gözün gibidir dünyaya bakarken… hani… hani böyle… iç içe geçersin… “sen bensin… ben sendeyim…” dersin… hani ne bileyim… biraz heyecan… biraz tutku… biraz hüzün… biraz özlem… biraz aşk gibidir herşey… bilirsin… hani bilirsin de bilmezden gelirsin… dokunmak istersin hep… dizinin dibinde elinin altında olsun istersin… hani böyle ne bileyim! can acısıdır aslında adı ama besmele yerine “cancağızım” çekersin… e.c.

ruh kuşu yüreğim

dokunursan ölür…

 

dur daha,

uçacak güneşleri

konacak gelincikleri var…

 

ben bir emanetçiyim aslında

türlü türlü emanetler var raflarımda

bir aşk mesela, emanet aldığım

vakti geldiğinde iade edilecek

bir kız çocuğu mesela, tanrıdan emanet

ve ben kötü bir emanetçiyim aslında

kaybediyorum çoğunlukla

en çok da dostlardan kalan emanetleri…

belki de artık sadece kendim için

kendimi biriktirmek için

devren emanetçi dükkanı

yine yollara düşebilmem için…

2012 – izmir

canım

candaşım

can suyum

yoldaşım

yokluğum

yoksunum

özlemim

öznelerim

özlenenim

öğretenim

aklım

arım

arsızım

adın

aşk olsun…

ŞEHİRLER ARASI KAYBOLDUK…

ŞEHİRLERARASI KAYBOLDUK…

İnsan kadar eski aşk. Ve insan kadar güzel…

İki yürek,

birbiri için çarpıyorsa,

denizsiz şehirlerde.

Belki de denize dokunmak için Yan yana

ve bir olmanın çok uzağındayken;

ama el ele.

Karanlık otobanda sapakları kaçırıp,

Denizsiz başka bir şehre doğru:

“Masum,

mahcup

ve biraz da bilerek;

yaramaz.”

Şehirlerarası kaybolduk.

Ebru COŞKUN 26 / 10 / 2008 ANKARA

İSİMSİZ ŞİİR AFGANİSTANA

İsimsiz Şiir
dün bir kumru buldum kapımın önünde kanadı kırılmış titriyordu ya soğuktan …
ya benden korktuğundan
usulca tutup gözlerinin içine baktım
şimdi çok uzaklarda dedim senin gibi kanadı kırık yüreği tir tir bir insan var…
ya soğuktan ya da burdan çok uzakta olduğundan……
Ebru COŞKUN Kasım-2005

TERK EDİLMİŞ KEDİLERE…

Aynamdı karşımda duran

Yemyeşil iki göz

Yeşim taşı

Sevgi taşı

Minnet ışığı parlıyordu taşlarda

Bir de kaybetme korkusu ardında

Sinmiş duruşuna

Terk edilmişliğin ezikliği

Ama çok da mağrur

Gururlu

Aslında ürkek

Çünkü güvensiz

Çok olmuş kaybedeli güvenini insanlara belli

Yine de sığınacak bir kol altı arıyor

Gıdısını okşayacak bir şefkat eli

Çünkü o bir kedi…

 

2012-izmir

Kedisini artık sevmediği için havagazı fabrikasına bırakan sevgili arkadaşıma ve yeşil gözlü siyah oğluşa…

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.