Feeds:
Yazılar
Yorumlar

sokak lambasında üç şiyah

Kırık…

Gecenin içine saklanan her şeyi düşünüyor adam pencereden sokak lambasına bakarken.

 Geceden cesaret bulup çöpleri deşeleyen sokak kedilerini, bir de sarhoşlarını çıkmaz sokakların…

En çok da gideni düşünüyor… Siyah…

Soğuk…

Buz tutan parmaklarına aldırmadan yazıyor kadın… Balkonun taşlarında, içine işlerken sisli soğuk… Kanırtarak kederlerini…

Soluk sokak lambasının ışığında yazıyor…

 Düşler tılsımını yitirdi… Yitene yazıyor… Siyah…

Kavruk…

Gerçeğin içinde kaybolurken insana ait her şey bir sigara daha yakıyor  adam…

Kaldırımın kenarında oturmuş, sokak lambasının ışık oyunlarında arıyor satılık ruhunu… İnsan mı? Değil… Siyah…

 

Gece siyah… Siyahın içinden doğuyor hayatın
mümkünleri…

çapkın şehrin kayıp misafiri

Kedilerin mesken tuttuğu daracık ve kirli sokaklarında
sıkışık yaşamları çöp sularına katıp akarken yağmur, kadın muamelesi gören
küçük bir kız çocuğu gibi bu şehir… Ya da şehirden bozma kasaba…

Gamsız keşmekeşe arkasını dönmüş miskin misinası elini
kanatıncaya kadar balık bekleyen emekli Nizam Bey’in tek isyanı ise açık havada
sevişmeyi adet edinmiş karşı balkondaki komşularına…

Çapkın bir şehir burası…

Kendi düşüncelerini bile duyamadığın gürültülü
kalabalıklarda, devşirme sarışınların cilveli kahkahalarına ritim tutan genç
adamların sabahlara taşan yandan çarklı çapkınlığı…

Kızı deniz kokar mı bilmem ama denizin yatak odama bıraktığı
çürük kokusunu solurken soruyorum kendime;

Çantamda kedi mamalarıyla geldiğim ve alışamadığım bu yerden
gitmek istiyor muyum, ait olup olmadığımı bile bilmediğim başka o yere…

Ruhunun soylu hovardalığı yerden yere vururken kim bilir kaçıncı kez
vazgeçemediklerini, bu defa başka olduğunu sen biliyorsun benden çok…

Sessizliğin itiraf edemediklerinden ve belki kendi canını acıtmak için gidişin…

Gitmeyebilir misin senden habersiz olana ve bölüşebilir misin kelimelerini benimle?

Bu yüzden mi şakacı kabalığın ve sessiz harf kalabalığın?

Peki ya, terin tenime karıştığında ve kırmızı bir çaput bağladıklarında dut ağacının dalına, cevap verebilir misin yanıtlarıma?

2010-Ankara

İlk Ekim yağmuru düşerken Ankara’ya…

 

Küçük küçük eserken sonbaharın oğlu ve kuru yaprakların çıtırtısında elimden alıp götürdüğü kırmızı son yaprağın ardından öylece bakarken çok aşina bir yerde ve zaman yokken henüz…

 

Sırf, sadece benim olmadığı için vazgeçmeli miyim yanlışlıkla tuttuğum ellerinden?

 İlk merhabada hissedilenden habersizdim desem “Hoşçakal!” derken ve bahaneler uydursam kalmak için…

 

Bana yasaklı olan sen ve senden gelen her şeyi alıp gitsem ve hata yapma hakkımı kullanmak istesem Havva’dan miras kalan ihanetin yüzsüzlüğüne sığınarak… 

 

Yağmur perisi olmasaydı gözyaşını üşüten, rüzgarın da olmayacağını biliyor muydun?

 

Ellerimizi bıraktığımızda ve dostluğu geçtiğimiz ama aşka varamadığımız çok aşina o yerde ve zaman yokken henüz…

 

Talihsiz Semele’yi saygıyla anıyorum ikinci şarap kadehimi bitirirken…

20o9-Ankara

 

 

 

Yılların alıp götürdüğü ne varsa ya da getirdiği hepsi toplanmış ona bakıyordu şimdi karşısındaki adamın gözlerinden…

Kanırtarak yüzüne vurduğu şey gerçeğin tam kendisiydi aslında ve kadının “sus” diyecek gücü yoktu… 

Kendisi sustu…

 

Satır aralarını okumaya çalıştı bir umut…

Vazgeçti…

 

“Git” demek çok zor geldi…

Kalktı kendisi gitti…

2009-Ankara

Kadındı…

Aşıktı…

 

Ve, yeşil gözleri vardı adamın
gecenin karanlığına inat.

Sarı ne kadar yakışıyorsa van gogh’un resimlerine,
yeşilde o kadar yakışıyordu bu aşka…

Yastığı kokladı adamın yattığı,ciğerlerine çekti adamı.

Daha düne kadar üç kişi sığıyorlardı tek kişilik bu
küçücük yatağa.

Kadın, adam ve aşkları…

 

Deniz kabuklarından yapılmış bir kutu ve yazdığı bir kitapla hayatına giren adam,

 bira kupasını ve şortunu alıp gitmişti biraz önce…

 

Kadın içi acıyarak fark etti ki

Van Gogh’un sarısı hüznün sarısıydı koyu ve soluk…

2009- Ankara

Olduğum yer yalnızlığın satır
başıydı,

Kim bilir kaçıncı paragraftaydım,

Sonra, birden fark ettim ki!

Bende tıpkı babam gibi,

Karıştırıyordum hep noktayla
virgülün yerini…

Üç noktayla biten uzun cümleler
kuruyordum.

Özne kayboluyor, yüklem anlamını
yitiriyordu.

Ve kimse beni anlamıyordu.

Kalmasını istediklerim gidiyordu ve
canım yanıyordu…

2007 – Ankara

herşeye şahit dut ağacı

I

Bir yanı dere yatağına uçurum olmuş parke taşlı dar bir yol…
Yolun başında mavi demirden bir bahçe kapısı…

Kapıyı açınca taş basamaklarla
çıkılan küçük bir bahçe…

Bahçenin solunda tek katlı eski bir ev, sağında koca gövdesiyle her şeye şahit bir dut
ağacı…

II

Dut ağacının dallarında ben, camın önünde annem beni
seyrederken…

Yaprağını kanayan dizime bastırıp ağlarken…

İlk adet gördüğümde, utanıp arkasına saklanırken…

Kocaman gövdesi…

Annemin kokusu…

Her şeye şahit bir dut ağacı…

III

Elimde küçük valizim, yatılı okula giderken…

Annem bana sarılıp ağlarken…

Merdivenin başında durup bir daha görmeyeceğimi bilerek bir
ona bir anneme baktığımda…

Kocaman gövdesi…

Annemin kokusu…

Her şeye şahit bir dut ağacı…

IV

Tek katlı eski ev yanarken…

Yangın söndürülürken…

Annemden
kalan iki bacağın üstüne gazete örtülürken…

Flaşlar patlarken…

Yani annem ölürken…

Yani çığlık çığlığa…

Yani alev alev…

Kocaman gövdesi…

Annemin kokusu…

Her şeye şahit, dalları yanık bir dut ağacı…

 

 

 

tesadüfen

Bir arabanın arka koltuğunda oturmuş herkesin ve her şeyin ne kadar da aynı olduğunu sorgularken belki bininci kez,

bana yol gözüküyor yine çok yakın ve çok uzak…

 

İlk aklıma gelen gitmek olduğum
yerden en küçük aksilikte…

Üzgün kentler arıyorum ayrılıklar için Ahmet Telli’nin dediği gibi…

 

Misinaya dizilmiş kehribar taneleri gibi yanından geçtiğim şu uzak kasabanın ışıkları

ve ben bir arabanın arka koltuğunda tesadüfen şahidim,

benim gibi aynılardan ve aynalardan kaçan diğer kadına…

 

 

 

 


Hani şu camdan seyrettiğim yağmur yerlere çarpıyor ya; 
Öyle çarpıyorum kendimi hayata!
Ve, kimbilir nerelerim kanıyor yalanlarla…

Hadi, sen de gel otur benim yanıma!
Mumlar yakarız yağmur akşamlarına…
Bak! Nasıl da köpürüyor zamanın acımasız ağzı!
Neredeysen! Firar et…
Bekletme kendini yalancı ışıklarda…
E.C.

Ben bir emanetçiyim aslında!
Türlü türlü emanetler var raflarımda;
Aldığım nefes en başta!
Bir kız çocuğu mesela…
Gökyüzü, toprak, su ve bahçedeki sarmaşık güller…
Üzenler, küsenler…
Sevdalar alt raflarda, sıkıca bantlanmış kutularda…
Dünyalıklar boydan boya bir duvarda!
Hadi onlar bir yana, gelip geçen herkesin hakları var kilitli dolaplarda!
Gören gözüm, susmayan dilim, kanayan kalbim…
Ve, ben kötü bir emanetçiyim aslında!

GAR BÜFESİ

Başını kompartımanın camına dayamış trenin kalkışını beklerken kiminin elinde valizleri, kiminin sırtında çarşaftan yapılmış büyük bohçaları ile koşturan yolcuları seyrediyordu Kadın.
Gözü, karşıdaki “Gar Büfe” yazılı tabelaya kaydı, beyaz ışıklı zemin üzerine cırtlak mavi renkte yazılmıştı. İçerisi de en az tabela kadar bakımsız ve çirkindi. Beyazdan siyaha dönmüş plastik masalar bomboştu.
Çocukluğu geldi oturdu o boş masalardan birine; cam şişede çamlıca gazozunu kafasına dikiyor ama sadece yarım yudum içiyordu ki hemen bitmesin! Anneannesi evde yaptıgı köfte ekmekten sokuşturuyordu arada ağzına… Sorup öğrenmek istediği bir çok şey vardı ama ağzı boş kalmıyordu ki hiç! Mesela, o kocaman bohçalarda neler vardı? Ayrılanlar neden hep ağlardı? Yolda çişi gelirse treni nasıl durduracaklardı? Annesi neden onları yolcu etmeye gelmemişti?

Silkelenip, olduğu zamana döndü yüreği sıkışırken…
Şimdiki zaman da geçmiş zaman kadar yanlış ve yalnızdı doğrusu!
Şehirlerarası yollarda tutunacak bir hayal ararken İzmir’e gömdüğü hayal kırıklığını on yedi numaralı kompartımanının camından seyrediyordu…

Gar Büfedeki yaşlı amcaya ve çocukluğuna el salladı tren gardan uzaklaşırken.

Yol uzundu.
Kızgındı.
Kırgındı.
Kime?
Niye?
Cevabı bulanıktı.
O bir hayalperestti.
Gerçekleri görmesi gerekiyordu.
Ya da gerekmiyordu!
Yol uzundu.
En güzeli uyumaktı.
Gözlerini kapattı.
Trenin ritmine ayak uydurarak hayal kurmaya başladı…

KOKU..

Geçmiş, gelecek, mutluluk, hüzün, özlem, şehvet, nefret, öfke, ölüm…
Her şey kokuların içinde gizli…

Kekremsi bir amonyak ile çiğ et kokusunun karışımıdır mesela ölüm!
Gelecek, çilek kokar!
Geçmiş, yosun olabilir ya da bir dağ başında esen kekik!
Hüzün, pembe pudra…

Serin esen bir bahar gününün, öğleden sonrasında, oturduğum kafede, üçüncü kahvemi de bitirdim…

Tanımadığım ve muhtemelen O’na hiç benzemeyen bir adam yanımdan geçerken, babamı getirdi bana bıraktığı kokuyla…

Nerdeyse akşam oluyor, eve gitme zamanı!
Maydanoz almam lazım, şeker de bitmişti!
Ha, bir de sokak kedilerine mama almayı unutmayayım!

Aa bu arada!
Yalnızlığın ıslak kedi yavrusu koktuğunu söylemiş miydim?

KOKU..

Geçmiş, gelecek, mutluluk, hüzün, özlem, şehvet, nefret, öfke, ölüm…
Her şey kokuların içinde gizli…

Kekremsi bir amonyak ile çiğ et kokusunun karışımıdır mesela ölüm;
Geçmiş çilek kokar hep..
Hüzün pembe pudra…
Gelecek, yosun olabilir ya da bir dağ başında esen kekik…


Tanımadığım ve muhtemelen O’na hiç benzemeyen bir adam yanımdan geçerken, babamı getirdi bana bıraktığı kokuyla…

Serin esen bir bahar gününün, öğleden sonrasında, oturduğum kafede, üçüncü kahvemi de bitirdim…

Nerdeyse akşam oluyor, eve gitme zamanı.

Maydanoz almam lazım, şeker de bitmişti!
Ha, bir de sokak kedilerine mama almayı unutmayayım!

Yalnızlığın ıslak kedi yavrusu koktuğunu söylemiş miydim?

MİNİK CAN

Bazen…
Hani ne bileyim! 
Duyguların tükenir, sevgi inanılırlığını kaybeder!
Yapayalnız hissedersin kendini…
O anda küçücük, öksüz bir can girer hayatına ve güzelleşiverir herşey…
Kocaman bir boşluğu doldurur masum bir bakış…
Öyle bir sırtını dayar ki sana korktuğunda, içindeki bütün ölü efeler ayağa kalkar…
Söyleyecek bir şeyin kalmadığında, gülecek bir sürü şey yapar minik can…

Geceleri onu beslemek için defalarca uyanırsın söylenerek!
Kaka yaptığı yerleri temizlerken karşılaştığınıza pişman olursun!
Ellerindeki tırmık yaraları acıdıkça öfkeden ağlarsın bile!
Sonra, uyumak için koynuna sokulduğunda, öyle bir bakar ki sana içindeki bütün anneler ayağa kalkar…
Söyleyecek bir şeyin kalmadığında, gülecek bir sürü şey yapar minik can…

Bazen,
Hani ne bileyim!
İnsanlara olan tüm inancını kaybetmişken;
Güvenmeyi yeniden hatırlatır sana minik, öksüz can…

Sonra asıl ait olduğu yere gitmesi gerektiğinde bütün gülücükleri de beraberinde götürür ve yine gri olur ağaçlar…
Yine insanlarla ve yine yalnız kalır her yer…

Hüzünden beslenirdi!

Şarkıları ağlamak için dinler,
Rakıyı efkarlanmak için içerdi.
Aşkı bile sonunda üzülmek için isterdi sanki!

Öyle bir gülerdi ki!
Öyle güzel gülerdi ki!
Hüzün ancak bu kadar yakışırdı bir gülüşe…
Ve, gözleri!
Öyle güzel bakardı ki!
Onun gibi göremezdi hiç kimse baktığı hiç bir şeyi…

Hüzünden beslenirdi!
Zaten hüzün, Ondan başka kime yakışırdı ki!