Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Hüzünden beslenirdi!

Şarkıları ağlamak için dinler,
Rakıyı efkarlanmak için içerdi.
Aşkı bile sonunda üzülmek için isterdi sanki!

Öyle bir gülerdi ki!
Öyle güzel gülerdi ki!
Hüzün ancak bu kadar yakışırdı bir gülüşe…
Ve, gözleri!
Öyle güzel bakardı ki!
Onun gibi göremezdi hiç kimse baktığı hiç bir şeyi…

Hüzünden beslenirdi!
Zaten hüzün, Ondan başka kime yakışırdı ki!

Reklamlar

ÖFKELİYİM

Yaklaşmayın, yakarım!
Öfkeliyim!
Hayata öfkeliyim
İnsanlara öfkeliyim
Yolunda gitmeyen işlere öfkeliyim
İçinde bulunduğum topluma öfkeliyim
Dünyaya öfkeliyim

Zamana öfkeliyim

Yanımdakine öfkeliyim
Yanımda kalmayana öfkeliyim
Benim gibi olmayana öfkeliyim
Kendime öfkeliyim…

Bilen kişiler derler ki;
Öfkenin altında yatan sebeplerden en önemlisi “sevgi ihtiyacı”ymış. Kişinin öyküsünde çocukluktan itibaren gelen sevgisizlik, terkedilme, ilgi eksikliği, korku yönetimi gibi durumlar varsa ilerleyen yıllarda hayata, sevdiklerine ve kendine karşı kırgınlık hissetmek kaçınılmazmış. Öfke bu kırgınlığın dışa vurum şekillerinden birisiymiş…

Bu sabah metroda özellikle baktım insanlara ve ne gördüm biliyor musunuz?
Gençler dahil olmak üzere herkes, omuzlar çökmüş, surat asık, gözlerinin ışığı sönmüş, konuşmaya üşenir bir halde yaşayan ölüler gibiydiler…
Hepimizin birbirimize öfkeyle baktığını gördüm!

Yine bilen kişilere sorarsak;
İyileşmek için önce kendimizi sevmeliymişiz!
Peki, kendimizi tanıyor muyuz ki sevelim!
Kendini tanımayan, karşısındakini tanır mı ki sevsin!

Bir filmde görmüştüm;
Arabistanda, esir kampında, yüzlerce mahkumu birbirlerine zincirleyip, küçücük bir alana kapatıyorlardı. Hayatta kalabilmek için, bir taşın etrafında, belli bir ritimde sürekli yürümek zorundalardı. Düşen ya da uyuyan o kalabalığın arasında ezilip ölüyordu….
Çok etkilenmiştim çünkü tıpkı yaşam gibiydi!

Bir güruhun içindeyiz! Bulanık, karmaşık, çapraşık zihinlerle debelenip duruyoruz yaşam çemberimizde!

Ee, çözüm?

Kelin ilacı olsa başına sürermiş!

Şaka!

Ben çözümü, kendimle baş başa kalacağım hobiler edinmekte buldum.
Böylece hem yeteneklerimi farkettim hem de kendimle ilgili bir sürü şey farkettim.

İllaki çok paralar harcamanız gerekmez!
Sadece bir defter ve bir kalem edinip günlük yazıları yazmaya başlayabilirsiniz mesela!
Yazmak en güzel şifadır.
Ya da evdeki eski mobilyaları onarıp yenileyebilirsiniz!
Kendinizi sokaklara atıp fotograf çekebilirsiniz ve belki bir gün “sokak fotoğrafları” sergisi açarsınız…
Ya da evinize ucuzundan bir dart seti alın! Hem stres atar hem kendinizle sohbet eder hem de dostlarınızla turnuvalar düzenlersiniz…

Vazgeçmek mi?
Farketmek mi?
Ben kendimden vazgeçmeyi değil, farketmeyi seçtim.
İsteyene çözüm çok!
Benden söylemesi…

Ay’ın Kızı
Derin sevdalar bırakırdı sevgi yanığı ellerinin değdiği yerlerde!
Ilık karanlığında binbir rüya vardı alemlere akan ve ruhundaki her bir lekenin başka bir hikayesi vardı sadece dinleyene söylenen…
Şarkılar söylerdi sabahlara kadar koynunda beslediği her yılana…
Ay’ın kızında saklıydı geceye yazılmış masallar…

ALGI YÖNETİMİ

Amerikan ordusunun hadsizliğini örtmek için oluşturduğu, toplumu yanıltma yoluyla kendini aklama şekline “Algı Yönetimi” denir.

O kadar başarılı olmuştur ki pazarlama stratejisi olarak da kullanılır olmuştur.

Algıyı yönetmenin çeşitli yolları vardır!

Mesela,
Başkalarının O’nun için hazırladığı dikta desenli koltuğuna ahtapot misali sarılmış Cumhurbaşkanı komşu ülkeye bakan düzeyinde bir propagandacı gönderir.
Bakan, özellikle kadın ve özellikle türbanlıdır.
Komşu ülke bunu fark eder ve Bakan dahil tüm şürekasını sınır dışı eder.
Türbanlı kadın Bakan ve yanına oturttuğu çember sakallı, kravat düşmanı diğer erkek Bakan basın toplantısı yapar ve;
“Hollanda’da acı bir gece yaşadık. Maslahatgüzarımız gözaltına alındı. Korumalarım ve danışmanım beş kişilik ekibim gözaltına alındı. Polisler eşliğinde almanya sınırındaki polis merkezine götürüldük ve 1.5 saat burada bekletildik. Kaba ve sert bir muameleye maruz kaldık” der.

Bu olanların üzerine komşu ülkelerde çalışan gurbet işçileri gaza gelir ve olaylar olaylar…

Tüm bu senaryo, referandumda gurbetçilerden “evet” oyu almak için planlanmış bir algı yönetimidir.

Ve, ne yazık ki çok azımız bunu fark etmektedir.

İçtiğimiz süte varıncaya kadar algımıza ayar çekilen bir dünyada yaşarken, nasıl ve kimler tarafından yönetileceğimizi seçme özgürlüğümüz olabilir mi?

Son tahlilde;

Türkücülerin siyaset ve haber programı yaptığı, doğruları yazan köşe yazarlarına hakaret ettikleri noktadayız!

Günümüzde insanlık görevi adına canını hiçe sayıp halkı uyandırmaya çalışan herkes vatan hainidir!

Uyanmak istemeyen halkı zorla uyandırmaya çalışan vatan hainlerinin tüm çabaları boşunadır!

İşte, bu da başka bir algı yönetimidir!

Ve, ne yazık ki çoğumuz bunu hak etmektedir.

ERTELENDİK

İçim kurudu!
Sadece benim değil, milletçe içimiz kurudu!
Huzurla, neşeyle, gerçekten yüzü gülen kaç kişi var?

Hayallerimizi erteledik,
Kuracağımız işimizi erteledik,
Evlenecektik!
Erteledik.
Yatırım yapacak paramız olsaydı, onu da ertelerdik!

Maslow Piramidini bilirsiniz;
Maslow, bir insanın ruhen ve fiziken hayatta kalabilmesi için gerekli olan şeyleri hiyerarşik olarak sıralamış;
1. Fizyolojik gereksinimler (nefes, besin, su, cinsellik, uyku, denge, boşaltım)
2. Güvenlik gereksinimi (vücut, iş, kaynak, etik, aile, sağlık, mülkiyet güvenliği)
3. Ait olma, sevgi, sevecenlik gereksinimi (arkadaşlık, aile, cinsel yakınlık)
4. Saygınlık gereksinimi (kendine saygı, güven, başarı, diğerlerinin saygısı, başkalarına saygı)
5. Kendini gerçekleştirme gereksinimi (erdem, yaratıcılık, doğallık, problem çözme, önyargısız olma, gerçeklerin kabulü)

Birinci maddeyi geçtik!
Öyle ya da böyle en azından çoğunluğumuz temel ihtiyaçlarımızı bir şekilde karşılıyoruz.

Asıl önemli olan ikinci madde!
Kendini güvende hisseden var mı?
Kendini güvende hissetmeyen kişi, kendini ait hisseder mi?
Kendini ait hissetmeyen kişi, kendine ve diğerlerine saygı duyar mı?
Saygının olmadığı yerde sevgi olur mu?
Yaşama saygı ve sevgi duymayan kişi, yaratır mı?
Üretir mi?
Gelecek planları kurar mı?
İstikbaline umutla bakar mı?

Umut kaybolduğunda, neler olur?
Neler olmaz ki!

İçimiz kurudu!
Ertelendik!

GEVEZE HAYAT

Kendimi bildim bileli bir şeyler yazarım..
Genlerimde var bu yetenek!
Yazan bir dedenin torunu ve yazar bir babanın kızı olunca yazmak acıktığında yemek yemek gibidir.
Kendini ifade etmenin en kolay yoludur!
Dile dökemediğin her şey önündeki kağıda akar ve kalem en büyük sırdaşındır.
Belki de bu yüzdendir ki babamla iletişim yolumuz hep mektupla, mesajla ya da mail yoluyla olmuştur.
Ne demişler:
“Söz uçar, yazı kalır.”
Yazmak, en zor ve bir o kadar da en kolay eylem aslında…
Bir açıldı mı ruhunun dili susmak bilmez..
Bir kapandı mı konuşmak bilmez!
Ta ki seni sessizliğinde yok edinciye kadar…

Sürekli bir şeyler yazan birisi olarak;
Bana ayrılmış bu köşede (Hafta da bir gün bile olsa )bir şeyler yazmak bana zor geliyor doğrusu!
“Neden?” derseniz;
Çünkü bu çok büyük sorumluluk!
Büyük büyük laflar etmem gerekiyor!
“Mesaj vermem ve insanlara düşünecek kapılar acmam gerekiyor!” diye düşünüyorum.
Ama benim öyle büyük mesajlarım yok sizlere verecek!
Ben sadece -beni- ve -benim yaşadıklarımı- biliyorum!
Bu güne kadar anladığım tek şey;
Hayat çok geveze!
Hiç susmuyor!
Senin ne düşündüğün ya da ne nereye gitmek istediğin onun için önemli değil!
Sürekli konuşuyor ve bir şeyler anlatıyor!
Anlayıp, aynı ritmi yakalamak ya da anlamayıp cebelleşmek sana kalmış!
Eğer anlamıyorsan; bodozlama dalıyorsun olaylar sinsilesine ve ancak konu kapandığında fark ediyorsun sana ne demek istediğini!
Ben öğrendim ki;
Kendi seçimlerimin sorumluluğunu üstlenmeli ve sonuca boyun eğmeliyim!
Siz de kendi seçimlerinizin sorumluluğunu üstlenmelisiniz ki sonuçlar daha dayanılır olsun!
Mesela, doğduğum evi ya da yaşadığım ülkeyi ben secmedim! Ama bundan sonra nasıl bir toplumda yaşamak istediğimi ben secebilirim!
En azından şimdilik bu özgürlüğüm var!
Seçemiyorsam ve bunu değiştirmek için çabalamıyorsam, bu yine benim seçimimdir!
Ve, sonucuna katlanma sorumluluğunu almak zorundayım!
Suçlayacak kimse yok!

GAR BÜFESİ

Başını kompartımanın camına dayamış trenin kalkışını beklerken kiminin elinde valizleri, kiminin sırtında çarşaftan yapılmış büyük bohçaları ile koşturan yolcuları seyrediyordu Kadın.
Gözü, karşıdaki “Gar Büfe” yazılı tabelaya kaydı, beyaz ışıklı zemin üzerine cırtlak mavi renkte yazılmıştı. İçerisi de en az tabela kadar bakımsız ve çirkindi. Beyazdan siyaha dönmüş plastik masalar bomboştu.
Çocukluğu geldi oturdu o boş masalardan birine; cam şişede çamlıca gazozunu kafasına dikiyor ama sadece yarım yudum içiyordu ki hemen bitmesin! Anneannesi evde yaptıgı köfte ekmekten sokuşturuyordu arada ağzına… Sorup öğrenmek istediği bir çok şey vardı ama ağzı boş kalmıyordu ki hiç! Mesela, o kocaman bohçalarda neler vardı? Ayrılanlar neden hep ağlardı? Yolda çişi gelirse treni nasıl durduracaklardı? Annesi neden onları yolcu etmeye gelmemişti?

Silkelenip, olduğu zamana döndü yüreği sıkışırken…
Şimdiki zaman da geçmiş zaman kadar yanlış ve yalnızdı doğrusu!
Şehirlerarası yollarda tutunacak bir hayal ararken İzmir’e gömdüğü hayal kırıklığını on yedi numaralı kompartımanının camından seyrediyordu…

Gar Büfedeki yaşlı amcaya ve çocukluğuna el salladı tren gardan uzaklaşırken.

Yol uzundu.
Kızgındı.
Kırgındı.
Kime?
Niye?
Cevabı bulanıktı.
O bir hayalperestti.
Gerçekleri görmesi gerekiyordu.
Ya da gerekmiyordu!
Yol uzundu.
En güzeli uyumaktı.
Gözlerini kapattı.
Trenin ritmine ayak uydurarak hayal kurmaya başladı…