Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘kadın’

Varolmayan Şehrin rengarenk gokyuzunde cigliklar atarak uçan; ağaçların tepesinde uyuyan; cozur cozur kızarmış kocaman kuzu butları ve rengarenk tarlılarla dolu yemek masasında arkadaşlarıyla kaşık savaşları yapan; keskin zekası ve kılıcı ile yetişkin kötü erkekleri temsil eden korsanlara meydan okuyan; diğer çocukları koruyan, onlara liderlik yapan hop hop zıp zıp yaramaz bir erkek çocuk… Peter Pan…

Tinker Bell, Peter büyümeyi reddettiğinde O’nu Varolmayana Şehire götüren, ona uçmayı öğreten haylaz pericik!.. Uyumakla uyanıklık arasında hani böyle sınırsız hayallerin olduğu yerde güzeller güzeli minik peri kızı!.. Peter’in bütün maceralarında sol omzundaki yaramaz arkadaş…
Peter tüm bunları yaparken Wendy orada yoksa hiç birşeyin anlamı yok! Gercek dünyadan gelen bu olgun kız gurur dolu bakışlarıyla yanında olmalı ve yaptıklarını onaylamalı ki kendini daha güçlü ve başarılı hissetsin! Yaramazlıkta aşırıya kaçtığında Wendy Onu uyarsın, kafası karıştıgında aklına danışsın, yoruldugunda şefkat dolu dizinde yatsın… Yumuşacık şarkılarıyla geceyi ısıtan Wendy olmazsa ne anlamı var ki uçabilmenin… Wendy gercek dünya…
Kaptan Hook nam-ı diğer Kanca çocukları ve çocukluğu öldüren yetişkin kişi! Zamandan korkan Kanca para, hırs, kin, kötülük, korku demek… Peter’ in en büyük düşmanı…
Hiç bir roman ve hiç bir karakter erkeği bu kadar güzel anlatamadı.
İskoç yazar Barrie’yi saygıyla anarken bazı bilim adamları der ki; erkeklerin çoğunda Peter Pan Semdromu varmış!
Yani ortalık Peter Pan’ler ile dolu!
Bir de büyümek zorunda olduğu için kuruyup giden Wendy’ler ve yaramaz peri kızı ayagına yatan Tinker Bell’ler var! Kaptan Hook’ lara gelince; Onlar uçmaktan korkup pencereye tutunmuş yetişkinliğin degerlerinde kaybolmuş Kanca Sendromlu erkekler olsa gerek…
Ve Tanrı Erkeği yarattı… Kaburgasından da Kadını…

Read Full Post »

Yılların alıp götürdüğü ne varsa ya da getirdiği hepsi toplanmış ona bakıyordu şimdi karşısındaki adamın gözlerinden…

Kanırtarak yüzüne vurduğu şey gerçeğin tam kendisiydi aslında ve kadının “sus” diyecek gücü yoktu… 

Kendisi sustu…

 

Satır aralarını okumaya çalıştı bir umut…

Vazgeçti…

 

“Git” demek çok zor geldi…

Kalktı kendisi gitti…

2009-Ankara

Read Full Post »

Kadındı…

Aşıktı…

 

Ve, yeşil gözleri vardı adamın
gecenin karanlığına inat.

Sarı ne kadar yakışıyorsa van gogh’un resimlerine,
yeşilde o kadar yakışıyordu bu aşka…

Yastığı kokladı adamın yattığı,ciğerlerine çekti adamı.

Daha düne kadar üç kişi sığıyorlardı tek kişilik bu
küçücük yatağa.

Kadın, adam ve aşkları…

 

Deniz kabuklarından yapılmış bir kutu ve yazdığı bir kitapla hayatına giren adam,

 bira kupasını ve şortunu alıp gitmişti biraz önce…

 

Kadın içi acıyarak fark etti ki

Van Gogh’un sarısı hüznün sarısıydı koyu ve soluk…

2009- Ankara

Read Full Post »

Denizin ortasında bir kayık…

Kayığın içinde üç kadın…

Üçünün de adı Kadın…

“Kırılmış hayallerini al da gel” dedi Kadın’a diğer
Kadın…

“Bu gece bir oyun oynayacağız… Kırılan hayallerimizi
denize atma oyunu…”

“Kürekleri kim çekecek?”

“Yakamoz!”

Yıllar önce babam anlatmıştı; “Yakamoz ay ışığının
suya yansıması değildir küçüğüm” demişti.

“Yakamoz ateş böceğinin suda yaşayanıdır. Balıkçı kayıklarına eşlik eder ay ışığının olmadığı gecelerde. Milyonlarcası bir arada gezer sularda, kayıklar onlara dokunduğunda hepsi birden ışıldamaya başlar ve balıkçılara yol gösteren upuzun bir fener gibidir denizin içinde. Dokunduğunda ellerinin arasından akıp giden parlak yıldızlar gibidirler…”

Üç kadın

Hepsi de Kadın

Sessizce oturdular kayıktaki yerlerine.

Oyunun kuralı kimse konuşmayacak!

Kayığın en ucunda ki kadın kendi kendine ağlarken,
kocasını düşündü.. On iki yıl önce ailesinden kaçmak için çok da düşünmeden
evlendiği zavallı genç adam aşk sanıyordu bu evliliğin adını. Oysa, Kadın biliyordu
aralarında dağlar olduğunu, iyi insan olmasının bu farkı kapatamayacağını
biliyordu. Konuşacak, yaşayacak ortak şeyler yaratmaya çalıştı yıllarca ama ne
yapsa sığ kalıyordu bir tarafı adamın…

Vazgeçti.

Beş yıl önce oğlu doğduğunda tek önemli şeyin anne
olmak olduğunu düşünmüştü. Artık onun için yaşayacak ve bir gün başka bir kadın
oğluna “sığ” demesin diye bildiği her şeyi ona öğretecekti…

Sabahları ağlayarak, kocasının uykusunda kirlettiği
çarşafları yıkıyor, tiksiniyor, ağlarken kusuyor sonra banyodan gülerek çıkıyor
ve oğluna kahvaltı hazırlıyordu. Anlam veremiyordu bir türlü neden bir erkek
karısıyla sevişemez ama gece uykularında kim bil

ir ne yaşarken yatağa akıtırdı
içinde birikenleri. Yapmadığı şey kalmamıştı kocasın

a iyi gelebilmek için ama
hiç biri fayda etmemişti. Artık kadınlık gururu yerle bir olmuştu.

Yedi ay önce armoni dersi almaya karar vermi

şti. On
yıl klasik piyano çalmıştı ve kimsenin bilmediği bir sürü bestesi vardı.
Evlenmeden önce müzik onun her şeyiydi. Yaşam telaşı içinde bir köşeye
kutuladığı müziğine geri dönmek istiyordu. Armoni hocasıyla tanıştığı gün
kadınlığının da uyandığı gündü. Son yedi ayı rüya gibiydi.

Aşıktı.

Dişiydi.

Aldatandı.

Suçluydu.

Hangi hayal kırıklığı torbasını denize atmalıydı
şimdi?

Evliliğini mi? Kendini mi?

Diğer uçta oturan diğer kadın gözlerini kapatmış
denizi soluyordu. Burnuna gelen deniz kokusu onu çocukluğuna götürdü. Abisi ve
erkek kardeşiyle Levent’teki evlerinin bahçesinde futbol oynayarak geçmişti ilk
çocukluk yılları. On üç yaşında babası ölene kadar her şe

y çok normaldi.
Ailesinin biricik şımarık kızıydı. Babası öldükten sonraysa Ankara’ya okumaya
gelinceye kadar annesini taşımak ve iyileştirmeye çalışmak hep ona düşmüştü.

İki yıl önce üniversitenin son sınıfında tanışmıştı
kocasıyla. Hayata karşı şımarık ve sorumsuz duruşu etkilemişti en çok Kadını.
On üç yaş öncesi çocukluğuna geri dönmüştü sanki!

Evlenmeye karar verdiklerinde tüm aile hoplamış
annesi aylarca küsmüştü kızına. “Ankara’da, uzaklarda ne işi vardı, bu genç
adam sorumsuz ve işe yaramazdı. Üstelik yanına yakışmıyordu bile! Çevresinde o
kadar kültürlü, yakışıklı genç varken neden bu adamdı?”

Ayaklarında Converselerle evlenmişlerdi. Annesi
“Gelinliğin altına spor ayakkabı olur mu?” diye kıyameti koparmış ama onlar çok
eğlenmişlerdi. Bir yılın sonunda eğlence bitmiş zamanında ödenmeyen faturalar,
yüklü kredi kartı borçları ve her düşüşte ailesine koşan bir a

nne kuzusu,
şımarık bir ‘koca bebek’ kalmıştı elinde. Kadın değil anne olduğunu fark
etmişti ve çok yorgundu. Gelişmek ve birikimini paylaşmak istiyordu kocasıyla
ama paylaşabildikleri çok az şey vardı. Dinledikleri müzikten, söyledikleri
sözlere kadar ortak hiçbir yönleri yoktu. Aslında kocasını çok seviyordu ama
böyle bir hayat geçer miydi? Zaman çözer miydi bu sorunları?

Bilmiyordu.

Umutsuzdu.

Kızgındı.

Koca torbayı tuttu ve denize attı.

İki kadının ortasında oturuyordu. Suya eğilmiş
yakamozun yarattığı pırıltıyı seyrediyordu. İçinde bir yerlerde Tanini’nin
‘Mehtapta Yakamozlar’ ı çalıyordu. Ney ile piyano flört ediyor, aralarda
babasının sesi yakamozları anlatıyordu. Elini suya daldırdı, bir avuç ışık aldı
ve havaya kaldırdı. Şimdi yakamozlar kollarından dökülüyordu pırıl pırıl…

Onun bu gece denize atacak bir şeyi yoktu. O bunu
yedi yıl önce yapmıştı…

O bu gece yakamozlarla dans etmek için bu kayıktaydı…

2007- Ankara

Read Full Post »

tesadüfen

Bir arabanın arka koltuğunda oturmuş herkesin ve her şeyin ne kadar da aynı olduğunu sorgularken belki bininci kez,

bana yol gözüküyor yine çok yakın ve çok uzak…

 

İlk aklıma gelen gitmek olduğum
yerden en küçük aksilikte…

Üzgün kentler arıyorum ayrılıklar için Ahmet Telli’nin dediği gibi…

 

Misinaya dizilmiş kehribar taneleri gibi yanından geçtiğim şu uzak kasabanın ışıkları

ve ben bir arabanın arka koltuğunda tesadüfen şahidim,

benim gibi aynılardan ve aynalardan kaçan diğer kadına…

 

 

 

 

Read Full Post »